T.C. MARDİN ARTUKLU ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ
  • /
  • Kitap

T.C. MARDİN ARTUKLU ÜNİVERSİTESİ

Kitap

Toplumla "Yüzleşme", Ayrıntı Yayınları - Zülküf Kara

 

Basit bir biyolojik doku transferi olmaktan öte kişilik ve toplumsal kimlikle de doğrudan ilişkili olan yüz nakli, yepyeni fiziki ve ruhsal deneyimleri de beraberinde getirir. Yüzün toplumsal karşılaşma tecrübesi, sosyolojik zemini, algı ve bilinç tecrübesi ise fenomenolojik zemini besler. Bir felsefi düşünüş olarak fenomenoloji, naklin öncesinde ve sonrasında yaşanan bireysel tecrübeleri “canlı beden”, “bilinçli beden”, “algılayan beden” üzerinden değerlendirirken; sosyoloji, toplumsal karşılaşmalarla bedeni yüz üzerinden canlandırmakta ve bedensel bilinci tetiklemektedir.

Fenomenolojik açıdan bedenin canlı ve bilinçli olduğu tezinden hareketle yürütülen bu çalışmada, yüzleri deforme olmuş insanların kişilik ve benliklerinde meydana gelen değişimlere eşlik eden toplumsal “büyük gözaltı”yla nasıl başa çıktıkları ve bedensel bir deformasyonun toplumsal bir etiketlemeye dönüştüğü rahatsızlıktan kurtulmak için ne tür bir “yüzleşme” imkânı aradıkları konu edilmiştir. Bu bağlamda şu gibi can alıcı soruları yanıtlamak gerekmektedir: Kartezyen felsefi anlayışın tersine, acaba biyolojik beden bilinç sahibi olabilir mi? Biyolojik bedenin “bilinçli hali” bedeni fenomenolojik düzeyde ele almayı olanaklı kılar mı? Eğer böyle bir bilinç söz konusu ise “canlı beden”, hastalık hali durumunda maruz kaldığı toplumsal “gözetleme” biçimleriyle nasıl başa çıkmaktadır? Sosyal ve kültürel çevre, hastalıklı bedenden nasıl bir “hastarolü” beklemektedir? Nakille birlikte toplumla “yüzleşme” imkânı bulan kişinin öznel bedensel deneyimleri, bireysel ve toplumsal kimliğinde ne tür değişikliklere sebep olmaktadır? Bu değişiklikler çerçevesinde yüz nakliyle transfer edilen yalnızca doku nakli midir yoksa “kimlik parçacıkları” da mı nakil edilmektedir?

İnsandan insana yüz nakledilmesinin ancak bilimkurgu olarak hayal edilmesinden sonra bu naklin gerçekleşmiş olması toplumda hem bir şaşkınlık hem de tıbba karşı hayranlık uyandırmıştır. Öyle ki etiketli yüz, artık büyük medya gözetimi altında ölü bir bedendeki yüzle yer değiştirmektedir. Tıp artık etiketli yüzün yeni kurtarıcısı olarak oyuna dahil olmuştur. Böylece sakıncalı yüzler, plastik cerrahinin yardımıyla “normal” topluluğun içinde “görünmez” hale getirilmiştir.

Konunun asli unsurlarıyla bire bir görüşmeleri de içeren Toplumla “Yüzleşme” bu alanın öncü çalışması olma özelliğini taşıyor. (Ayrıntı Yayınları)

 

Bauman Sosyolojisi, Ayrıntı Yayınları

Tüketim kültürü ve ideolojisi bütün dünyayı kasıp kavururken, insani değerler alabildiğine buharlaşıyor ve ahlaki körlük küresel ölçekte hızla yayılıyor... Böyle bir dünyada, birilerinin dışlanmış, yoksanmış ve parçalanmış hayatlara eğilmesi, onları anlamaya ve anlatmaya çalışması beklenir, hatta gerekir. O birileri içinde ilk akla gelen isim de, sürgünlerden geçip gelen hayat hikâyesiyle adeta modern dünyanın bir sosyoloji dehası olan Zygmunt Bauman’dan başkası değildir. Bauman ilk iş olarak modernitenin en büyük günahlarından birini, Holocaust’u ifşa ederek büyük bir hesaplaşmaya girişmişti. Ötekinin özgürlüğü adına, büyük anlatı ve gözaltılara, tüketici ayartmalara, yasa koyuculara ve akışkan sınırlara rağmen modernliğin kalbine “ahlak”ı yerleştirerek yeni bir teolojik öneride bulunuyordu. Postmodern maneviyat olarak tanımlanabilecek bu girişimiyle, “evet, kardeşimden sorumluyum” duygu ve düşüncesini ruhlarımıza ve kafalarımıza fısıldamaya çalıştı. Bir balıkçı gibi toplumsal dünyaya “metaforik ağ”larını atarak gündelik yaşam denizinden “anlamlar” çıkarma çabası içerisine giren Bauman, sosyolojiye yeni felsefi tatlar ekleyerek entelektüel mücadelesini günümüze değin sürdürdü. Elinizdeki kitap, Bauman’ın endişesine kulak vermek ve “epistemik bir uyanış” yaratmak adına yürütülen bir çabanın ürünüdür. Yazarlarının farklı bakış açılarına rağmen bir bütünlük içinde Bauman sosyolojisinin ele aldığı konuları işleyen bu derleme, aynı zamanda Bauman hakkında Türkiye’de yazılan ilk kitap olma özelliği de taşıyor. Gerek Bauman’ın hâlâ verimli bir biçimde üretmeyi sürdürdüğü kendi eserlerinin gerek çokça örneği bulunan Bauman üzerine yazılmış kitapların Türkçe’ye kazandırılması, bu alanı zenginleştirecek ve sosyoloji biliminin yerini ve prestijini daha da yükseğe taşıyacaktır. Bu kitap, yazarlarının hemfikir olduğu bir düşünceler toplamından ziyade, birbirinden bağımsız ama birbirini bütünleyen tartışma metinlerinden oluşmaktadır. Okuru böyle bir okuma şölenine davet ediyoruz çünkü sosyolojinin, içinde yaşadığımız toplumu anlama ve anlamlandırma çabası olmasının yanında bir o kadar da keyifli bir macera olduğuna inanıyoruz. (Ayrıntı Yayınları)

 

 

Kamp Kimlik ve Biyosiyaset (Ürdün'deki Filistinli Mülteciler), Çizgi Yayınları - Sıtkı Karadeniz

Bir yanda, geri dönmemek üzere yurdundan edilmiş insanların, "eve dönüş hakkı", bunun kimlik inşasındaki rolü ve yeni kuşaklara bu hafızayı aktarma pratikleri... Diğer yanda, hayatın getirdiği dönüştürücü gücün, özellikle yeni kuşakları karşı karşıya bıraktığı gittikçe çeşitlenen pratikler... "Mülteci hayatlar"ın mekânı olan kampların ise, en belirgin niteliği "belirsizlik"... Kuşkusuz bu "belirsizlik", kampın ve mültecinin hukukî statüsünün yanı sıra, mekânsal olarak kampın kentle, mültecinin vatandaşla, Filistinliliğin Ürdünlülükle, yerel egemenin küresel egemenle kurmuş olduğu ilişkinin biçiminde kendini bitimsizce yineler. Aslında bu "belirsizliğin" bizzat kendisinin, istenildiği zaman ve ölçekte bir biyosiyasal dispozitif olarak kullanılabilmesi açısından oldukça işlevsel olduğu söylenebilir. İşte bu kitap, bu karmaşıklığı teorize etmenin araçlarını üretme çabasına hasredilmiştir. (Çizgi Yayınları)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gerçeklik, Arzu ve Göçebelik Üzerine (Deleuze était là), Çizgi Yayınları - Zülküf Kara

 

Hayal Edin...

Bir teorinin seyahat ettiğini, sosyolojik düşünceye ortadan başlandığını ya da coğrafyanın, felsefe yapmanın uzamını oluşturduğunu hayal edin... Yeryüzünde katledilen gerçekliği yeniden yaymak için jeo-felsefi bir çaba harcayarak düşünce ile yaşam arasında oluşan derin çatlağı onarmaya çalışan birini hayal edin... Temsillerin ve imajların güdümünde bir toplumsal tiyatro yerine; üretimin, yaratmanın, yayılmanın ya da göçebeliğin kaçış çizgilerini düşünün... Bilinçdışının ekonomik, politik ve toplumsal alana doğrudan nasıl bağlandığının esas problem olduğunu belirtip arzu akışlarının tarihsel süreç içerisinde yerli-yurtlu makina, despotik makina ve kapitalist makina tarafından kesintiye uğratıldığını tüm insanlığa göstermeye çabalayan birini hayal edin ve anlamaya çalışın... Anlamaya çalışın, çünkü; yerli-yurtlu makinanın, bedenleri kayıt altına alarak damgaladığını, anlamın ilkin böyle kontrol edilmek istendiğini anladığımızda... İlksel makinanın yetersiz kaldığı zaman diliminde, despotik makinanın bir üst kodlama arzusuyla kapma aygıtını icat edip toplumsal makinayı değiştirdiğini anladığımızda... Gücünü kodlanmış tüm akışları çözerek onları yersiz-yurtsuzlaştırıp sınırlarını olabildiğince genişletip böylece aksiyomatik bir dinamizm kazanan kapitalizmin, gerçekliğin baş düşmanı olduğunu anladığımızda... Evet anladığımızda... Organsız bedenimizi edinip göçebe düşüncelerimizle etik bilinci harekete geçirerek kapitalizmin dış sınırına tutunabiliriz. Şizofren gibi, yani göçebe, yersiz-yurtsuz ve bedensiz... Deleuzeyen bir çabayla elbette. Bu çaba değil midir ki gerçekliği arzu edilebilir bir bilince dönüştürüp toplumsal makinayı harekete geçirerek ötekini anlamaya oluştan başlamak? Azınlık oluş, kadın oluş, hayvan oluş... Bu çaba değil midir ki toplumsal kayıt yüzeyi olarak bedeni, kapitalist socius'a kurban vermeden rizomatik bağlantılar kurmasına izin verip akışların önünü açmak? Nihayetinde önü açılan akışların, minör olanı, yani gerçeği, yani sahiciliği, yani etiği toplumsalın merkezine yerleştirmesi içten bile değildir. (Çizgi Yayınları)

 

 

Sosyoloji Divanı 9 - Dijital sosyoloji

 

Bir “tahayyül etme” tarzı ya da alışık olduğumuz dünyayı bozma girişimi olarak sosyoloji, toplumsal dünyaya metaforik ağlarını atarken gündelik yaşam denizinden her zaman için anlamlar çıkarmaya çalışır. Metaforların yalnızca kavramsal araçlar olmayıp aynı zamanda dünyanın nasıl olduğu, ya da nasıl olabileceğine ilişkin yıkıcı gerçeklik imajıyla varlık kazandığı düşünüldüğünde dijital evrenin söz konusu metaforları daha da çoğalttığını söyleyebiliriz. Sosyal medya aracılığıyla sosyolojik düşünmenin, siber-zaman ve siber-mekan aralıklarında gidip gelmesiyle, dijital olana dair yepyeni bir dilin kurulması gerektiği de ortadadır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arzu Üretimi - Yeni sosyolojik deneyimler, Çizgi Yayınları, İbrahim Yücedağ

 

Gündelik hayat deneyimlerimizi sosyolojik teoriyle ne kadar ilişkilendirebiliriz? Starbucks’ta kahvemizi yudumlarken masaya bıraktığımız Iphone’ların yaydığı hazzı, Nusret’te kafes yerken toplumsalı tuzlayışımızı, iş yerinde Zaytung’taki haberlere güldükten sonra eve gelip Masterchef programını izlemeyi ya da Twitter’daki entelektüel profilimizi nasıl teorileştirebiliriz? Bu sorular bağlamında, arzunun toplumsal alanda nasıl üretildiğini, salt teorik değil aynı zamanda pratik açıdan da ele alarak uzun zamandır tartışılagelen teori ve pratik arasındaki kopukluğa bir nebze de olsa cevap verme niyeti taşımaktayız. Teorik çalışmaların öne çıktığı sosyal bilimlerde Deleuzeyen perspektif yeni bir alanın kapılarını aralamaktayken amacımız da sosyal bilimlere Deleuze’ü arzuyla yeniden hatırlatmak ve arzu akışlarının gündelik deneyimlerimizde nasıl da serbest bırakılabileceğini gösterebilmektir. Toplumsaldaki kaçış çizgilerini yakalamak mı?

Karşınızda Deleuze…

Deleuze’e hoşgeldiniz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörlüğü